‘SaÄŸlık Makaleleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Ankiloz

Pazar, 04 Kasım 2007

Romatizmal spondilit olarak da bilinen bu hastalığın en belirli özelliği, omur kemiklerinin arasındaki mesafenin omur kemiklerinin arasındaki eklemlerde ve omur kemiklerinde beliren gerileme bozuklukları sonucu yok olması ve bu kemiklerin birbirine kaynayarak oynayamaz bir duruma gelmeleridir. Bu bozukluklar ağrılara yol açar. Hastalık sadece omur kemiklerinde görülmez. Genellikle kuyruk sokumu kemiği ile kalça kemiği arasındaki eklemde başlayan hastalık kalça oynağına ya da başka eklemlere yayılır.

Ankilozan spondilit yirmi yaş dolaylarında belirir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla görülür. Göze çarpan ilk belirti belin alt bölümlerinde ve kalçalarda ağrı ve sabah uyanıldığında bu alanın sertliğinden şikayet edilmesidir. Hastalık ilerledikçe bel ağrısı sırta doğru yükselir. Bazen birkaç gün süren ağrı devrelerini, birkaç günlük ya da haftalık rahatlama devreleri izler. Kaburgalarla omurlar arasındaki eklemlerin hastalanması soluk alıp verme ya da öksürme sırasında ağrıya yol açar. Hastaların üçte biri ile yarısı arasında değişen bir bölümünde, hastalık yukarıda belirtilen eklemler dışında da, örneğin diz ekleminde de bulunur.

İlerlemiş olan durumlarda, omur kemikleri arasındaki bağdokusu ve kıkırdak bölmeler zamanla kireçlenir ve röntgen çekilince görülen durum «şeker kamışını andıran omurga» olarak nitelendirilir. Bu hastalarda sırt sertleşmiş, eğilmek güçleşmiştir.

Hastalığın erken devrelerinde, hastalar henüz rahatça yürürlerken, her gün solunum alıştırmaları yapmalı, şiltenin altına tahta koyarak omurganın özellikle boyun bölümünün şekil bozuklukları önlenmelidir. Ağrının giderilmesi için aspirin, fenilbutazon, endometasin gibi ilaçlar kullanılır. Bütün omurgaya uygulanan X ışını tedavisi birkaç yıl süren rahatlamalara yol açabilir. Bu durumda X ışını tedavisinin lösemiye sebep olabilmesi olasılığı çok azdır. Leğen kemiklerinin eklemlerinde ankilozan spondiliti olan genç kadınlara, bu alana yönelmiş olan X ışınları uygulanmaz. Çünkü bu ışınlar yumurtalıkları da etkileyerek kısırlığa yol açabilir.

Omurganın şekil bozukluğu ileri bir durumdaysa, bir ya da birkaç omur ameliyatla çıkarılır. Bu tür bir tedavinin uygulanmış olduğu hastaların hayatları boyunca bazı ortopedik korseler kullanmaları gerekir. Ankilozan spondilitin nedeni kesinlikle bilinmemekle beraber kalıtımsal özelliklerin etken olduğu sanılmaktadır.

Anüri

Pazar, 04 Kasım 2007

Alerji, kişilerin, aslında zararlı olmadıkları halde bazı maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermesidir. Bizi zararlı organizmalara karşı koruyan bağışıklık sistemimiz, görevleri istilacıları (antijenleri) zararsız hale getirmek olan vücut savunmacılarını (antikorlar) üretir. Normalde vücudumuzu koruyan bağışıklık sistemi, bazı insanlarda zararlı olmayan birtakım maddelere de aşırı yanıt verir. Bu reaksiyonlara aşırı duyarlılık ya da alerji adı verilir. Alerjik reaksiyona yol açan antijene de allerjen adı verilir.

Alerjik reaksiyonlar, tek tip değildir; birçok yolla ortaya çıkarlar, vücudun değişik bölümlerinde meydana gelebilirler ve çeşitli şiddette olabilirler. Bağışıklık sistemimiz, iyi bir belleğe sahiptir. Yaşamımızın başlangıcında, organizmamız yabancı maddelerle karşılaştığında, bağışıklık sistemi onları tanımayı ve belleğine almayı öğrenir. Ardından yabancı maddelere (antijenlere) karşı antikorlar üreterek yanıtını hazırlar.

Organizmada ne zaman aynı antijen görülse, hatırlama özelliği nedeniyle daha önceden hazırlanmış yanıt başlar. Bu nedenle saman nezlesi olan bir kişi her yıl polenlerle karşılaşınca bağışıklık sistemindeki bu özellik sebebiyle hemen reaksiyon gösterir.

Duyarlanma

Duyarlanma, bağışıklık sisteminin antijenle temas etmesi, onu belleğine alması ve ona karşı özel antikorları üretmesidir. Daha sonraki karşılaşmada bağışıklık sistemi, antijeni kolaylıkla tanıyacak ve hemen reaksiyon gösterecektir. Bir allerjene karşı duyarlanma için gerekli olan süre, kişiden kişiye değişir.

Atopi

Atopi, alerjik bir bünyeye sahip olmak demektir. Bu durum kalıtsaldır. Başlıca üç çeşit atopik hastalık vardır:

Atopik dermatit (egzema)

Alerjik rinit

Alerjik astma

Alerjik rinit, çoğunlukla göz alerjisi (konjunktivit) ile birlikte olabilir. Atopik kişiler, genetik olarak İgE tipi antikorlar üretme eğilimindedir. Bu İgE antikorları da çevrede bulunan ve normalde zararsız olan allerjenlerle (polenler, ev tozları vb.) etkileşime girerek, alerjik reaksiyonu başlatır.

Bir çocuk, eğer bir ebeveyni alerjikse %30 alerjik olma riski taşır. Eğer her iki ebeveyni de alerjikse, alerji gelişme riski %60?tır. Bununla birlikte alerjiler ikinci nesilde görülmeyebilir.

Ev Tozları

Ev tozlarının miktarı, evin yerine, bulunduğu yerin iklimine, deniz seviyesinden yüksekliğine göre büyük oranda değişir. Evden eve (bir çiftlik evi ile apartman dairesi aynı değildir) veya bir evin farklı odalarında da değişkenlik gösterebilir (banyo ile yatak odası bir değildir). Fakat değişmeyen birşey vardır ki ev tozları, bir allerjen deposudur.

Ev tozları içinde alerjiye sebep olan etken, mite (akar) dediğimiz ev tozu böceğidir. Akarlar, küçük örümcek benzeri canlılardır ve gözle görülemezler. Ortalama 0.3 mm uzunluğundadırlar. Ev tozları içinde yaşayan ve solunum yolu alerjilerine neden olan iki önemli akar türü vardır. Dermatophagoides Pteronysinnus ve Dermatophagoides Farinea, bunların latince adlarıdır.

Akarlar, insanların deri döküntüleri ile beslenirler. Başlıca yatak içinde (yastıklar, yatak, yorgan vs.) yaşarlar, çünkü deri döküntülerinin en çok bulunduğu yer buralarıdır. Depo gibi yerlerde de yoğun olarak bulunurlar.

Akarların dışkıları da alerjiktir. Yataklardan alınan bir gram tozda 2000 ile 15000 arasında akar bulunabilir. Ev tozu akarlarına karşı olan alerji; astma ve rinit, nadiren de konjonktivite yolaçar. Yakınmalar, özellikle uykudan uyanınca başlar. Belirtiler, yıl boyu sürer ancak sonbahar ve kışın kötüleşme gösterebilir.

Polenler

Polen, bitkilerin erkek tohumudur. Bitki türlerine bağlı olarak çok farklı şekilleri olan ince taneciklerden meydana gelir. Ortalama boyutu 0.05 mm?dir. Bu da çıplak gözle görülemeyeceği anlamına gelir. Polen tanecikleri, birçok alerjik protein içerirler. Bu taneciklerin küçük ve ince olanları, rüzgar yolu ile dağılırlar (anemophilus polenler). Daha büyük olanları ise böceklerle taşınırlar (entemophilus polenler).

Rüzgarla dağılan polenler, daha allerjeniktirler ve geniş alana yayılabilirler. Bu nedenle bu polenlere karşı alerjisi olan kişilerin çevrelerinde bitkiler olmadığı halde şikayetleri ortaya çıkabilir. Böceklerle dağılan polenler, parlak renkli ve güzel kokulu (böcekleri cezbetmek için) çiçekleri olan bitkiler tarafından küçük miktarlarda üretilirler. Dağılım yolu sebebiyle atmosferde bulunmazlar ve küçük miktarda üretildiklerinden, bu polenlere karşı az sayıda insan alerjiktir.

Polen alerjisine yol açan başlıca üç bitki ailesi vardır. Bunlar çayır otları, ağaçlar ve yabani otlardır. Alerji hastaları, havadaki polen konsantrasyonunun belli bir düzeyi geçmesinden sonra alerjik belirtiler gösterirler. Bu polen konsantrasyonu, türlere göre değişmekle beraber havada her metreküpte 10-20 tanecik olarak hesaplanmıştır.

Ağaçlar ocak-mayıs arası, çayır otları mayıs-temmuz arası, yabani otlar ise temmuz-ekim arası polen verirler. Polenlere karşı olan alerji, alerjik rinit, alerjik konjunktivit, alerjik astma ve akut ürtiker şeklinde ortaya çıkabilir. Yakınmalar, sadece yılın belli zamanlarında olur ve diğer aylarda kişi tümü ile sağlıklıdır.

Küf Mantarları

Küf mantarları, gözle görülmeyen alerjik etkisi olan sporlar üretirler. Renkleri türden türe değişir. Ev dışında (çürüyen bitkiler üzerinde veya havada) bulunabilecekleri gibi, ev içinde (evin güneş görmeyen nemli yerlerinde) de bulunabilirler. Polenler gibi atmosferdeki spor sayısı, hava koşullarına bağlıdır. Havanın sıcak ve nemli olduğu zamanlarda, örneğin yazın sonlarına doğru ve sonbaharda en fazladır.

Bayılma

Pazar, 04 Kasım 2007

Cinsel organlarda ve ağız mukozasında ülser biçiminde başlayıp birtakım görme bozukluklarına, hatta körlüğe bile yol açabilen hastalık. «Çivi hastalığı» da denilir.

Gözlerden başka deri, eklem, damar, kalp, akciğer, mide, bağırsak, böbrek ve sinir sistemlerini de etkileyebilen bu hastalık İstanbul Üniversitesi Deri ve Frengi Kliniği Profesörü Dr. Hulusi Behçet tarafından incelenip tanımlanmış ve bir virüs tarafından meydana getirildiği saptanmıştır. Bu nedenle, bu hastalığa 1947 Cenevre Tıp Kongresinde Zürihli profesör Mischer?in önerisi ile Behçet hastalığı adı verilmiştir.

Behçet Hastalığı

Pazar, 04 Kasım 2007

Hayatı bize zehir eden ağrılardan, doğru ilaçlar kullanarak kurtulmak mümkün. Ancak, çoğumuz yanlış ilaçlarla sağlığımızı tehlikeye atıyoruz. Doğru ilaç kullanılarak, ağrıların %85?ini kesmek mümkünken, yanlış kullanılan ilaçların başında ağrı kesiciler geliyor. Yapılan hatalarla ağrıdan kurtulmak amaçlanırken, zehirlenmeden böbrek yetmezliğine kadar birçok sağlık sorununa davetiye çıkarılıyor.

Çekilen ağrılar nedeniyle dünyada 700 milyon iş günü verimsiz hale geliyor. Modern tıp imkanları ağrılara çözüm bulurken yapılan araştırmalar ağrı gidermek için uyumayı tercih edenlerin bile olduğunu ortaya koyuyor.

İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Algoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Serdar Erdine, ağrının kader olmadığına dikkat çekerek ?Yeni yöntemler geliştiği için ağrı tedavisinde başarı %50?den %85?e kadar çıktı. Geçmişte ameliyatla hallolan birçok bel ağrısı günümüzde ameliyatsız, dışarıdan uygulanan yöntemlerle tedavi ediliyor? diye konuştu.

Erdine, hastaların, birçok yanlış tedavi yöntemlerine yöneldiğini belirterek, bel ağrılarını dindirmek için beline jilet attıran hastalar dahi olduğunu anlattı.

Ağrıdan şikayet eden hastaya, örneğin bel, boyun ağrıları çekenlere, ağrısız bir dönem sağlamanın tedavide önem kazandığını belirten Erdine, ?Hastaya ağrısız dönem sağlayarak yapacağı egzersizlerle, hareketlerle vücudu toparlayacak vakti kazandırmayı amaçlıyoruz. Burada ekip çalışması önem kazanıyor. Ağrı uzmanları hastanın ağrısını kesiyor. Fizik tedavi uzmanlarına gönderiyor, tedavilerine devam ediyorlar? dedi.

Prof. Dr. Serdar Erdine, doktora muayene olmadan gelişigüzel ağrı kesici kullanmanın tehlikeli olduğuna dikkat çekerek, ortaya çıkabilecek sorunları şöyle sıraladı: İlaç bağımlılığı, ilaç zehirlenmeleri, karaciğer ve böbrek yetmezliği, ilaçların yan etkilerinde artış. ?Türkiye?de ağrı kesici ilaç en çok, %84.3 oranıyla Kuzey Anadolu?da, en az %71.0 oranıyla Batı Anadolu?da kullanılıyor.

Ağrıyı Yenmenin Kuralları

Gerginlik nedeniyle ağrı çekiyorsa sorunuyla yüzleşmeli.

Ağrıyı beyninden uzaklaştırmalı.

Duygularını serbetçe ifade etmeli. Düşündüklerini anlatmalı.

Yaşama pozitif bakmalı.

Üretken olabileceği alanlara yönelmeli.

Ağrı Çekenlere Müjde

Ağrı tedavisi ile ilgili araştırmalar tüm dünyada ilgiyle izleniyor. Birçok ülkede araştırmalarını sürdüren bilimadamları her geçen gün yeni gelişmeler kaydediyor.

Türk Ağrı Derneği Başkanı Prof. Dr. Serdar Erdine, umut verici çalışmaların, ağrı tedavisindeki başarı oranını arttıracağını söyledi.Yeni tedavi yöntemleri hakkında bilgi veren Prof. Dr. Serdar Erdine, ağrı tedavisine ilişkin umut vaadeden bilimsel çalışmaları şöyle sıraladı:

Şu anda morfinlerin verilmesini sağlayan pompaların boyutu küçülecek. Hap büyüklüğünde pompalar kullanılacak.

Hap büyüklüğünde mikroçiplerle ilaçlar, elektriksel uyaranlar ağrılı bölgeye gönderilecek. Küçük cerrahi girişimlerle yerleştirilecek.

Kişide ağrı eşiğini belirleyen faktörlerden biri de genetik geçiş. Bu alandaki gelişmelerin tedavide yeni ufuklar açması bekleniyor.

Önümüzdeki 10-15 yıl içinde çıkacak morfinlerin ve ilaçların, alışkanlık veya yan etki yapmaması sağlanacak.

İlaç Yetmezse

Kanser, bazı bel ağrıları, boyun ağrıları, sinirlerin iltihaplanması sonucu ortaya çıkan ve damarlardan kaynaklanan ağrıların ilaçla tedavi edilmesi zorlaşıyor. Bu grupta yeralan hastalara farklı yöntemler kullanılıyor. Yeni yöntemlerle kanserli hastaların ağrılarını dindirilmesinde %95?e varan başarılar elde ediliyor.

Uygulanan Yöntemler

Sinirlerin çalışması değiştiriliyor: Ağrılı bölgeye giden sinirlerin çalıştırılması, etki biçimi değiştiriliyor. İlaçla tedavisi zor olan ağrılı hastaların ağrılı bölgeye giden sinirlerine uygulanıyor. Dışardan elektriksel uyaranlar göndererek, sinir dokusu farklı çalıştırılarak ağrı dindiriliyor.

Omurgaya pil takılıyor: Küçük cerrahi müdahalelerle, omuriliğe omurilik pilleri takılıyor. Pil, ağrı sinirlerinin çalışmasını engelleyerek ağrının ortaya çıkmasını önlüyor.

Pompa kullanılıyor: Özellikle kanser ağrılarının dindirilmesinde pompayla morfin verilmesi önemli bir gelişme. Morfin ağız ve diğer yolların dışında deri altına yerleştirilen pompa ile veriliyor. Bu pompayı hasta kendi de kullanabiliyor. Bu yöntemle ağızdan verilen morfin miktarının onda biri kadarını kullanarak ağrı dindirmede aynı başarı sağlanmış oluyor. Ağızdan morfin verildiğinde ortaya çıkan baş dönmesi, uyku hali gibi şikayetler ortadan kalkıyor. Hastalar pompayı nasıl kullanacağı konusunda eğitiliyor. Aletler hastanın morfini gereğinden fazla vermesini engelleyecek şekilde yapılıyor.

Ağrı sinirleri yakılıyor: Son yıllarda kanser ağrısında, bel ve boyun fıtıklarında, ağrı sinirlerini yakma yöntemi kullanılıyor. Radyofrekans denilen mikrodalgaya benzeyen akımlar gönderip, ağrılı bölgenin sinirlerini tahrip ederek ağrı dindiriliyor.

Psikiyatrist Gözüyle Ağrı

Ağrı ile duygusal yaşam arasında ilişki olduğuna dikkat çeken İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan, ?Ağrısı olan bir çocuğa annesinin ilgi göstermesi, ağrıyan yerini okşaması, çocuğun ağrı şiddetini azaltabiliyor? dedi.

Özkan, ağrıyla psikolojik durum arasındaki ilişkiyi şu sözlerle özetledi: ?Birinci grupta, fiziksel hastalığın yanısıra psikolojik sorunların da olduğu görülür. Hasta depresyon geçiriyorsa ağrının şiddeti artacaktır. Depresyonun da tedavi edilmesi gerekir. İkinci grupta, psikomatik ağrılar yeralıyor. Yaşamı zorlayıcı olaylar, gerginlik nedeniyle baş, mide-bağırsak sistemi ağrıları ortaya çıkabiliyor. Üçüncü grupta tamamen psikolojik ağrılar görülüyor. Beden gerginliğini ağrı ile ifade ediyor.?

Ağrılarla Mücadele

Pazar, 04 Kasım 2007

Boğaz ağrısı, birçok rahatsızlığın belirtisi olarak ortaya çıkabilir. İltihaplar, boğaz ağrısının en sık sebepleridir ve bunlar bulaşıcıdırlar. İltihaplar, çoğunlukla virüs (soğuk algınlığı, enfeksiyöz mononükleaz) veya bakteriler (strep, mikoplazma) tarafından oluşturulurlar. Bakteriler ile virüsler arasındaki en önemli fark, bakterilerin antibiyotik ile tedavi edilebilmesi, virüslerin tedavi edilememesidir.

Virüsler

Çoğu soğuk algınlığının sebebi, virüslerdir. Burun tıkanıklığı, hapşırma, genel halsizlik, boğaz ağrısı ile beraber bulunduğunda muhtemel sebep, bilinen yüzlerce virüsten bir tanesidir. Çok bulaşıcıdırlar ve özellikle kışın salgın yaparlar. Vücut, kendi yaptığı mücadele ile bu hastalıktan yaklaşık bir hafta içerisinde kurtulur.

Kızamık, su çiçeği, boğmaca gibi virüslerin yol açtığı hastalıklara da boğaz ağrısı eşlik eder. Boğazdaki aft ve pamukçuk da oldukça ağrılıdır. Bir haftadan fazla süren bir virüs enfeksiyonu, ?enfeksiyöz mononükleaz?dır. Bu virüs, lenf bezlerini tutar, bademcikte büyüme yapar ve üzerini beyaz bir zar kaplar. Boyun, koltukaltı ve kasıktaki lenf bezlerinde şişme görülür.

Bazen boğaz ağrısı, solumayı bile zorlaştırır, karaciğeri etkileyerek sarılığa sebep olabilir. 6 hafta veya daha uzun sürebilen aşırı halsizliğe yol açabilir. Bu hastalık, yetişkin ve bulûğ çağında ağırdır, fakat çocukluk döneminde daha hafif geçer. Tükürük ile geçtiği için ?öpücük hastalığı? da denir. Mamafih, ağızdan ele, oradan tekrar ağıza geçerek de bulaşabilir. Bu yüzden, aynı havlu, yemek kapları kullanılmamalıdır.

Bakteriler

?Strep? iltihabı, ?streptococcus? diye isimlendirilen bakteri ailesinden kaynaklanır. İltihap, kalp kapakçıklarını (romatizmal ateş) ve böbreği (nefrit) etkileyebilir. Bu tür mikroplar, aynı zamanda kızıl, bademcik iltihabı, zatürre, sinüzit ve kulak iltihaplarına da sebep olabilirler.

?Strep? iltihabının oluşturabileceği zararlar gözönüne alınarak, antibiyotik ile tedavi edilmelidirler. Çoğunlukla basit soğuk algınlığından daha uzun süre boğaz ağrısına sebep olurlar. Bu bakteri, muayene ile her zaman tespit edilemez, boğaz kültürü gerekebilir.

Bademcik, dilin arka kısmına gelen, boğazın her iki tarafında bulunan lenf dokusu kitlesine verilen isimdir. Bazı durumlarda, bu dokular mikrop barındırabilir. Son yapılan araştırmalar, sık bademcik iltihabı geçiren çocukların, bademcikleri alındığında, daha sağlıklı olduklarını göstermiştir. Burun ve sinüs iltihabı olan kişilerde, bu iltihaplı akıntının genizden boğaza gelmesi sebebi ile boğaz ağrısı oluşabilir.

En tehlikeli boğaz iltihabı, boğazın girişinde bulunan ?epiglot? denilen yapının iltihaplanmasıdır. Bu durum, nefes yolunu tıkayabileceği için aciliyet arzeder. Yutmanın çok ağrılı olduğu, ağızdan salya aktığı ve solumanın zorlaştığı durumlarda şüphelenilir.

Alerji

Saman nezlesi ve alerjisi olanlar, burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı gibi şikayetlerinin olduğu sıra boğaz ağrısı da hissederler. Burunu rahatsız eden, aynı çiçek tozu ve küfler, boğazı da rahatsız edebilirler.

Kedi ve köpeğe alerjisi olanlar, bu tür hayvanlarla birlikte oldukları zaman boğaz ağrısından şikayetçi olabilirler. Ev tozu da en sık alerji sebeplerindendir ve özellikle kışın ısınmanın etkisiyle kuru havada rahatsızlık yaratırlar.

İritasyon

Kışın, evlerin ısıtılması sonucu oluşan kuru havanın etkisiyle, bilhassa sabahları artmış olarak hissedilen boğaz ağrısı olabilir. Bu, odanın nemlendirilmesi ve sıvı alımı ile önlenebilir.

Burun tıkanıklığı sebebi ile sürekli ağzından nefes alan insanlarda da boğaz kuruluğu ve ağrı görülebilir. Burun muayenesi ve tedavi gerekir. Sabahları olan boğaz ağrısının bir sebebi de, asitli mide muhtevasının boğaza kaçmasıdır. Yatağınızın başını 15-20 santimetre daha yukarıda tutmanız faydalı olur. Yatmadan önce birkaç saat bir şey yememeniz gerekir. Mide asidine iyi gelen ilaçlar faydalı olabilir.

Endüstriyel hava kirliliği ve havadaki kimyasal maddeler, burun ve boğazı tahriş edebilir; fakat şu ana kadar bilinen en sık ve etkili tahriş maddesi, tütün dumanıdır. Sigara dumanının içindeki maddelere alerjik kimseler, buna tahammül edemezler. Diğer tahriş eden maddeler, alkol ve baharatlı yiyeceklerdir.

Bir müsabakada veya başka bir yerde aşırı bağıran bir insanda, hem boyun kaslarının yorgunluğu, hem de boğazın tahrişinden dolayı boğaz ağrısı görülür. İyi eğitilmiş spiker ve şarkıcılar, boğazlarını nasıl koruyacaklarını bilirler. Derin nefes alarak, boğaz kasları yerine göğüs ile karın kaslarını kullanarak, yükses ses çıkartabilirler.

Tümörler

Boğaz, dil ve nefes borusunun tümörleri her zaman olmasa da, çoğunlukla uzun süreli sigara ve alkol kullanımı ile ilgilidir. Bazen kulaklara da yansıyan boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü, böyle bir tümörün belirtisi olabilir. Boğaz ağrısı, çoğunlukla uzun süreli ve hafiftir. Diğer önemli şikayetler, ses bozukluğu, boyunda şişlik, açıklanamayan zayıflama, tükürük veya balgamda kan olmasıdır. Teşhis, kulak-burun-boğaz doktorlarınca konur. Özel aynalar veya endoskopik aletler ile bu bölgeler muayene edilir.

Boğazınız Ağrıyorsa

Sıvı alımınızı arttırınız (ballı sıcak çay).

Yatak odanızda bir nemlendirici veya buhar kaynağı bulundurunuz.

Tuzlu su ile günde birçok kez boğazınızı gargara yapınız (yarım bardak suya dörtte bir çorba kaşığı tuz konur).

Hafif ağrı kesiciler kullanabilirsiniz.

Boğazı uyuşturan pastillerden kullanabilirsiniz.

Doktora Ne Zaman Gitmeli?

Boğaz ağrısı, basit bir soğuk algınlığının yol açtığı 5-7 günden daha uzun sürüyorsa, kaçınabileceğiniz bir alerji veya tahriş edici maddeden kaynaklanmıyorsa, doktora görünmelisiniz. Şu belirtiler, doktora başvurmanız için size uyarı olmalıdır:

Şiddetli ve uzun süren boğaz ağrısı.

Nefes almada güçlük.

Yutmada güçlük.

Ağzı açmada güçlük.

Eklem ağrıları.

Kulak ağrısı.

Döküntü.

Ateş (38 derecenin üzerinde).

Sık tekrarlayan boğaz ağrısı.

Boyunda ÅŸiÅŸlik.

İki haftadan uzun süren ses kısıklığı.

Boğaz Ağrısı

Pazar, 04 Kasım 2007

Beyin hastalıklarında genlerin rolünün kesin olarak bilinmediğini söyleyen Florance Nightingale Hastanesi doktorlarından, beyin hastalıkları cerrahı Prof. Dr. Orhan Barlas, hastalığın türüne göre tedavi olanaklarının çeşitli olduğunu da açıklıyor.

Beyin hastalıkları?nın çeşitlerine gelince,

Kalıtsal (gelişimsel)

Tümöral

Vasküler (damar)

Enfeksiyon

Travma

Dejeneratif

Metabolik

Psikiyatrik

olmak üzere 8 bölümde toplanıyor.

Türkiye?de en çok görüleni ise damar hastalıkları. Kalıtsal hastalıklar içinde en sık rastlananlar arasında kafadaki şekil bozuklukları var. Örneğin, çocuğun kafası enlemesine ya da boylamasına normal ölçülerden farklılık gösteriyor. Üstelik şekil olarak da bariz bir biçimde anormallik oluyor.

Tümöral hastalıklar ise, 100 bin kişiden 25?inde görülüyor. Tümörler ya beyin hücrelerinden (nöron) ya da beyin kılıfından çıkıyor. İyi huylu olduğu takdirde sorun yok. Ancak kötü huylu ise cerrahi müdahale gerekiyor. Peki tümör hangi belirtilerle ortaya çıkıyor?

Özellikle sabahları uyanıldığında şiddetli başağrıları ve mide bulantısı ile kusma oluyor. Dolayısıyla bu tip durumlarda hemen bir doktora gitmek gerekiyor. Ayrıca beyin tümörleri vücutta oluşan diğer tümörlere benzemiyor. Çünkü beyin içinde büyüyen tümör, kafa sert olduğu için içerde sıkıştırma yapıyor. Sıkışan bölge işe yaramaz hale geliyor. Daha sonra da beyin içindeki bölgeler yavaş yavaş zedeleniyor ve hareket, konuşma yetisi gibi fonksiyonları etkileyen merkezler sakatlanıyor.

Bir süre sonra ise kişi elini, ayağını oynatamıyor, felç oluyor. Bu durumda yani beyin fıtıklanmalarında solunum merkezi sıkışıyor ve hasta ölüyor. Kısacası kötü huylu tümörler için cerrahi müdahale şart oluyor. Ama bu müdahaleden sonra da tümör tekrarlayabiliyor.

Damar hastalıkları, tıkanma ve kanama şeklinde meydana geliyor. Örneğin, birdenbire beyin damarlarında tıkanma olabiliyor. Ya boyunda şah damarı ya da küçük damarlar tıkanıyor ve kişi felç oluyor. Damar hastalıkları, daha çok ileri yaştaki kişilerde görülüyor. Tabii kolesterol, sigara gibi faktörler de damar tıkanıklığına yol açıyor.

Beyin içi kanamaya gelince, bir nedeni yüksek tansiyon. Bir de anevrizma denilen rahatsızlık var. Damarların kenarında küçük baloncukların oluşmasıyla meydana geliyor. Anevrizma, doğumsal bir rahatsızlık yani çocuğun doğumu esnasında gelişen olaylardan kaynaklanıyor. Kısacası anevrizma, damar yapısındaki bozukluktan kaynaklanıyor. Öldürücü olabiliyor.

Beyin apseleri, menenjit ve ensefalit ise enfeksiyon hastalıkları arasında en sık görülenler. Menenjit, beyin kılıflarının, ensefalit ise beyin dokusunun iltihaplanmasından oluşuyor.

Beyin travmaları, herhangi bir kazada beynin yaralanmasından kaynaklanıyor. Beyin yaralanınca, kanama beynin çalışmasını engelliyor. Hasta bitkisel hayata giriyor.

Tabii tüm bunların arasında bir de Sara (Epilepsi) hastalığı var ki, bir grup beyin hücresinin kontrolsüz anormal deşarjları sonucunda ortaya çıkıyor. Çocuklarda olduğunda, beyin hücrelerinin iyi çalışmadığı anlaşılıyor. İlaç tedavisi yapılıyor. Genelde ya doğum sırasında ya da doğum sonrasındaki durumlarda çocuk saraya yakalanabiliyor.

Sebebi bilinmeden, beyinde bir bölgenin çalışmasının durması ile birlikte dejeneratif hastalıklar meydana geliyor. Örneğin parkinson ya da alzheimer hastalığı ile karşılaşılıyor. Metabolik hastalıklar ise kalıtımsal ve çoğunlukla da tedavisi mümkün olamıyor.

Yaşamımızın bağlı bulunduğu organ beyin, bazı psikiyatrik hastalıkların da nedeni olabiliyor. Şizofreni, nevroz depresyon ve lityum tuzunun eksikliğinden kaynaklanan manik-depresif bunlardan birkaçı. Çoğuna ilaç tedavisi veriliyor.

?Dyscalculia?

Bazı çocuklar, matematik ve aritmetik dersinde başarısız oluyorlar ve bu çocukların çoğu zaman zekalarından şüphe ediliyor. Ancak işin aslı hiç de böyle değil. Yani metametik ve aritmetiği algılamama gibi bir sorundan kaynaklanan ?Dyscalculia? denilen rahatsızlık tedavi edilebiliyor.

0-12 aylar arasında bir bebeğin büyüme ve gelişmesi fetal (anne karnındaki) hayattaki gibi hızla devam ediyor. Bu dönemde merkezi sinir sisteminin ve beyin fonksiyonlarının tam gelişememesinden dolayı da ?Dyscalculia? meydana geliyor. Okul çocuklarının yaklaşık %6-10?unda görülüyor aritmetik bozukluğu.

Bununla birlikte çocukta algılama, dikkat ve hafıza fonksiyonlarında bozukluklar, yetersizlikler ön planda. Bu sorunu taşıyan bir çocuk, sayıları ve sembolleri karıştırıyor, sağ-sol, yön ve mesafeyi şaşırıyor, önce ve sonra gibi sıralı işlerde güçlük çekiyor. Problemleri okuma, anlama ve çözmede zorlanıyor. İşlemleri soldan yapıyor, çarpım tablosunu öğrenemiyor, geometrik şekilleri isimlendiremiyor.

?Dyscalculia? konusunda bilgi veren İstanbul Tıp Fakültesi?den Çocuk Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı Başkanı Pedagog-Danışman Dr. Ümran Korkmazlar, bu sorunla ilgili çok çocuk hastası olduğunu söyledi.

?Dyscalculia? nın risk faktörlerinin başında ise genetik hastalıklar, yakın akraba evlilikleri, yetersiz çevre koşulları, 16 yaşından küçük, 35 yaşından büyük gebelik, hamilelikte geçirilen bazı hastalıklar, kanama, kan uyuşmazlığı, hamilelikte röntgene girmek, ilaç, sigara, alkol ve kahve kullanımı, anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik gibi olumsuzluklar yer alıyor. Çocuğun durumu eğer okula başlamadan önce saptanırsa psiko-pedagojik yaklaşımla tedavi edilebiliyor.

Son geliÅŸmeler

Beyin hastalıkları tedavisinde Dünya?da ve Türkiye?deki en son gelişmeleri Amerikan Hastanesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi doktorlarından Beyin Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ali Çetin Sarıoğlu anlattı: ?Beyin cerrahisi, Türkiye?de çok gelişmiş ve genç bir bölüm. Avrupa?nın da çok üstünde başarılar elde ediliyor ülkemizde. Dünya?da beyin cerrahisi ile ilgili olarak geliştirilen yeni bir yöntem yok. Ancak, tümörün cinsini belirleyen bir alet üzerinde çalışmalar devam ediyor.

Şu anda beyin hastalıklarının teşhişinde tomografi, MR (manyetik rezonans sistemi) ve anjiyografi uygulanıyor. Hastalığın çeşidine göre bu yöntemlerden birisi seçiliyor. Örneğin tümörlerde MR, damar hastalıklarında da anjiyografi kullanılıyor?.

Peki tomografi olmadan önce ne yapılıyordu, yani teşhis nasıl koyuluyordu sorusunun yanıtı ise: ?Boyundan şah damarına bir iğne sokularak tanı koyulmasına çalışılıyordu. Ama tabii bu çok ilkel bir yöntemdi. Üstelik yanlış kararlar ve hatalar da çok fazla oluyordu. 1975 yılından itibaren, tomografinin ülkemize gelmesiyle birlikte, beyin cerrahisi de gelişmeye başladı.

Artroz

Pazar, 04 Kasım 2007

Çeşitli bozukluklar gösteren fakat iltihaplı olmayan eklem hastalığı.

Artroz, benzer yanları olmakla beraber, daima iltihaplı durum gösteren artrit?ten ayrıdır. Artroz, eklemin şeklini bozar. Eklem kıkırdağında, ekleme bitişik kemik dokusunda bozukluklara, beslenme bozukluklarına, eklem çevresinde kemik çıkıntılarına ve ur büyümelerine yol açar. Bir noktada olduğu zaman, o bölgeyle ilgili sebeplerden ileri gelir: zedelenme, doğuştan şekil bozukluğu?

Hastalık genelleşmiş ise artroz hastalığı söz konusudur. Bunun sebepleri ise, dokularda yaşlanma, iç salgı bozuklukları, şişmanlık yüzünden ekleme fazla yüklenilmesi, metabolizma bozukluklarıdır. Belirtileri hastalığın geç devresinde ortaya çıktığı için artrozun tedavisi güçtür.

Artritizm

Pazar, 04 Kasım 2007

Çeşitli bozukluklarla kendini gösteren hastalık belirtisi. Fakat bu bozukluklar yerleri ve mahiyetleri bakımından o kadar değişiktir ki, bunlar için artritizm terimi artık kullanılmaz olmuştur.

Artritizm terimi yanlış bir deyimdir. Çünkü eklem bozukluğu olayları çok görülmekle beraber sadece bir yan belirtiden ibarettir veya hiç eklemlerle ilgili değildir. Yine de bu terim süregelmiştir. Ancak yeni ve çok daha geniş bir anlam kazanmıştır. Öyle ki, bugün hemen bütün mikropsuz eklem hastalıkları hattâ iyi bilinmeyen bazı mikroplu müzmin hastalıklar (verem, sıtma, frengi) bu terimle açıklanır.

Damla hastalığı, kronik romatizma, taşlı hastalıklar, şeker hastalığı, şişmanlık, egzama gibi uzun süren fakat ani ölümle neticelenmeyen, özellikle, basit bir sebebi bulunmayan bazı patoloj

Artrit

Pazar, 04 Kasım 2007

İnsan veya hayvanda eklem iltihabı.

İltihaplı artritler, bir dış sebepten ileri gelebilir (kırıklı veya kırıksız travma). Fakat çoğunlukla iç sebeplere bağlıdır. İltihaplı romatizmaların en önemli belirtisidir. Hastalık etkenlerinin doğrudan doğruya etkisiyle mikroplardan da ileri gelebilir (tüberküloz, streptokoksi v.b. artritleri).

Hasta bölgede mikrop olmadan iltihaplanma (en sık görülen çeşidi) veya ilkel iltihaplı bir tepkime (kendiliğinden alerji) ve özellikle boğazda bulunan hemolitik bir streptokoka karşı vücut duyarlığının artması (hipererjik iltihap) şeklinde de görülebilir. Bu yüzden tedavi iki yönlü olmalıdır; bir yandan hastalık sebebi incelenmeli (mikroplara karşı aşılar, mantarlar ve sülfamidler), öte yandan hastalığı yapan mikroplarla savaşılmalıdır (iltihaba karsı olan salisilat serisi ve özellikle kortizon).

Çiçek Hastalığı

Pazar, 04 Kasım 2007

Kaynağı virüs olan, son derece bulaşıcı bir hastalık. Tarihin en eski çağlarından beri insan topluluklarını etkilemiş olan çiçek, bugün, aşı yardımıyla hemen hemen ortadan kalkmıştır.

Çiçek, cinsiyet, ırk ve yaş ayrılığı gözetmeyen bir hastalıktır. Etkeni Borreliota variolae denen bir virüstür. Bu virüsün sığırda görülen çiçek hastalığının etkeni virüsle birçok ortak özelliği vardır. Bulaşma insandan insana olduğu gibi, eşya aracılığıyla da olur.

Kuluçka dönemi 1-2 haftadır. Bu dönem bitince hastalık ateş, titreme ve bel çevresinde ağrılarla başlar. Üçüncü ya da dördüncü günde de döküntü, yani kırmızımtırak benekler ortaya çıkar; bunlar az sonra kabarcıklara, daha sonra da sarımsı sivilcelere dönüşür. Biçimleri yuvarlak, büyüklükleri mercimek kadar, bazen daha da iridir; ortalan büzük, göbeği andırır bir görünüşleri vardır. Hastalık karaçiçek (hemorajik çiçek) denen türdense, sivilceler sarı değil, siyaha çalan kırmızı renktedir. Onuncu güne doğru sivilceler kurur ve kabuk bağlar. Bu kabuklar düşünce, altında sivilcelerin yerinin kaldığı görülür. «Çiçek izi» diye bilinen bu izler önce kırmızı, sonra beyazımsı olur ve içeri göçerek «çiçek bozuğu» denen durumu oluşturur.

Döküntüler en çok yüz ve boyunda olmakla beraber, vücudun başka yerlerinde de görülür. Kabarcıklar sivilceye dönüşürken ateş çok yükselir. Derideki döküntülerin yanı sıra içte, ağız ve boğaz mukozasında da kabarcıklar görülür; bunlar da sivilceye dönüşür. Sivilceler birbirleriyle birleşirse, gerek deride, gerek mukozada iri yaralar meydana getirirler; bu yaralar apseye ve septisemiye dönüşebilir. Arada herhangi bir beklenmedik hal olmazsa 3-4 hafta sonunda kabuklar düşer ve izler küçülür. Dökülen kabuklar hastalığı bulaştırmada büyük rol oynar.

Çiçek hastalığının alastrim gibi tehlikesiz çeşitleri ve sinir sistemini yıkarak kısa sürede öldüren ağır çeşitleri vardır. Karaçiçek veya hemorajik çiçek ayrı bir tür değil, çiçek hastalığının bir tehlikeli yanıdır. Ölümle sonuçlanır. Çiçeğin öteki tehlikeli yanları çeşitli yangılanmalar, bu arada orta kulak yangısı, akciğer zarı yangısı, zatürree, nefrit, menenjit vb.?ye yol açabilmesidir.

Teşhis genellikle güç değildir. Günümüzde çiçek hastalığı virüsüne karşı kimyasal tedavi araçları ve aureomisin, terramisin gibi antibiyotikler kullanılmaktadır. Çiçek aşısını zorunlu kılan sağlık yasaları sayesinde bugün bu hastalığa gelişmiş ülkelerde hemen hiç rastlanmamaktadır.

Çiçek aşısını 1798?de Jenner uyguladı. Jenner?in uygulamasından önce Anadolu?da bu aşının yaygın olarak uygulanmış olduğu ve Anadolu?yu gezmiş olan batılı gezginler tarafından görülüp, bu bilginin Jenner?e ulaştırılmış olduğu bir gerçektir.

Çiçek aşısı koyun ve danalara çiçek virüsüne benzeyen bir virüsün aşılanması ile elde edilir. Bu hayvanların deri kabartılarındaki virüs içeren sıvı, insanın genellikle kol derisine çizik yapılıp, üzerine damlatılır. Bu işlem ağrıya yol açmaz.

Aşı, çiçek hastalığını Avrupa ve Amerika? da önemli bir sorun olmaktan çıkarmıştır. Ancak Hindistan, Pakistan, Afrika ve Uzakdoğu?nun bazı kesimlerinde bu hastalık hala aynı niteliğini sürdürmektedir.