‘Anatomi’ Kategorisi için ArÅŸiv

Asitin Mideyi Delmemesi

Pazar, 04 Kasım 2007

Mide, sindirim sistemimizin en önemli parçasıdır ama sanıldığının aksine yiyeceklerin özümlenmesinde pek önemli bir rol oynamaz. Midenin asli görevi yenilenleri mekanik olarak karıştırmak, kimyasal yolla yani mide salgısının etkisiyle parçalamaktır. Sadece alkol, basit şekerler ve bazı ilaçlar midede özümlenirler.

Midenin iç yüzünü kaplayan, mukoza adı verilen zarın altında çok sayıda salgıbezi vardır. Mide salgısı bu bezler tarafından salgılanır. Her yemekte yaklaşık 600 santimetreküp, günde toplam l ,5 litre kadar salgılanan bu salgı renksiz, berrak, özel kokulu, akışkan bir sıvıdır. Çoğunluğu hidroklorik asit, geri kalanı yiyecekleri parçalamaya yarayan enzimlerdir. Mide salgısı yiyecekler tarafından uyarılmayla salgılandığı gibi ruhsal etkilerle de salgılanabilir.

Mide asidi gerçekten de güçlü bir asittir. Binde l ila 3 kloridlik asit taşır. Buna dayanacak özellikte olmayan dokularda tahriş yapar. Yemek borusu ve boğaz, bu asidin geri kaçmasından en kolay etkilenen organlardır. Eğer bir insanda mide-yemek borusu kapağında sorun varsa, yatarken ya da öne doğru eğildiğinde mide asidiyle karışmış ve yarı sindirilmiş besinler yemek borusuna geri dönerek boğazda ekşime ve yanma duygusuna yol açarlar.

Midedeki salgı bezleri, mide asidi ve enzimlerin yanı sıra ‘mukus’ adı verilen bir sıvı daha salgılarlar. Sümüksü ve yapışkan olan mukus, midenin iç yüzeyini kaplar, mide suyunun mide iç yüzeyine deÄŸmesini, asitten zarar görmesini yani midenin kendi kendini sindirmesini önler.

Mukus, mideyi sadece kendi asidinden değil, asitli ilaçlara, alkol, sirke ve biber gibi şeylere karşı da korur. Mukus salgısı midenin yanı sıra, sindirim borusu, burun boşlukları, bronşlar gibi mukoza tabakasının kapladığı vücudun başka yerlerinde de bulunur.

Mukus, mide yüzeyini kaplama görevini yapamadığı zaman, mide asidi bu bölgeyi tahriş eder ve ülser diye bilinen hastalık meydana gelir. Ne var ki, midedeki yanma, ekşime, karın ağrısı, bulantı gibi yakınmalar çoğunlukla mikroplu bir hastalığın belirtisidirler. Ülserin gerçek nedenleri tam olarak açıklanamıyor, sadece çok gerilimli yaşayan kişilerde daha çok görüldüğü biliniyor.

Nasıl oluyor da, çinko bir levhayı bile eritebilecek kadar güçlü olan mide asidi, yiyeceklerle birlikte alınan, mikrop ve zararlı bakterileri de öldüremiyor?

Yiyecekler midede 2 ila 4 saat arasında karıştırılarak ve parçalanarak sindirim işlemine tabi tutulurlar. Bakterilerin bir kısmı, mide asidi tarafından tahrip edilirler ama toksinleri bu sürede bağırsaklara geçmiş olurlar.

Bazı bakteriler, mide asidinin saf şekline bile dayanabilirler. Zaten yiyeceklerle birlikte mide asidi iyice seyrekleşir, hatta süt gibi bazı gıdalar, asidi nötralize ederler. Süt, ülseri olanlar için faydalıdır ama bu arada mide asidinin etkisini de azaltır.

Göz Renklerinin Farklılığı

Pazar, 04 Kasım 2007

İnsanların gözlerinin sadece iris denilen orta tabakası renklidir. İrisin ortasında göz bebeği vardır ve ışık bu açıklıktan içeri girerek gözün arkasına geçer. Saydam tabakanın arkasında yer alan iris, kaslar sayesinde, gelen ışık miktarına göre göz bebeğinin boyutlarını değiştirir.

İrisin renkli olmasının sebebi içindeki pigmentlerdir. İris renksiz olsaydı gözümüze gelen ışık içerden tekrar dışarı yansıyarak görüşümüzü bozardı. Renkli olması nedeniyle bu yansımayı önler veya en aza indirir. Gözün renginin görme fonksiyonuyla alakası yoktur. Yansımayı önleme görevi için mavi olmuş, kahverengi olmuş fark etmez.

İrise rengini veren ‘melanin’ denilen bir pigmenttir. Pigmentlerin iris hücrelerinde dağılışları gözün rengini belirler. EÄŸer bir gözde bunların sayısı çoksa gözün rengi kahverengi, azsa mavi olur. YeÅŸil gözleri koyu bir zemin üzerindeki yaÄŸlı pigmentlerin sarımtırak noktalan oluÅŸtururlar. YeÅŸil göz hayranları için bu renge yağın sebep olduÄŸunu öğrenmek ÅŸaşırtıcı olmalı.

Koyu renk saçlı ve derili insanların vücutları daha çok melanin ürettikleri için gözleri de genellikle kahverengidir. Açık tenlilerin gözleri ise melanin azlığından mavi veya yeşil olur. Ancak unutulmamalı ki göz renginde kalıtım ve genler çok önemli rol oynarlar. Koyu renkli bir insan yedi göbek gerideki mavi gözlü bir büyüğünün göz rengini alabilir.

Göz renginin göze giren ve retinaya ulaÅŸan ışık miktarı ile bir ilgisi olmadığı gibi görüş kapasitesi üzerinde de etkisi yoktur. Melanin eksikliÄŸi olan ve ‘albino’ diye adlandırılan beyaz saçlı, kirpikli hastaların gözleri ışığa çok hassastırlar. Buradan melaninin gözde ışığa karşı bir koruma iÅŸlevi yürüttüğü de anlaşılıyor.

Doğdukları zaman bebeklerin gözleri mavi veya laciverttir. Bunun sebebi vücutlarının henüz yeterli pigment üretmeye başlamamış olması ve irisin moleküler yapısı nedeniyle sadece mavi rengi yansıtmasıdır. Bu durum birkaç ay içinde değişir, melanin üretimi ile beraber bebekler ömür boyu sahip olacakları göz rengine kavuşurlar.

Bazı insanların göz renkleri ortada bir sebep yokken deÄŸiÅŸebilir. Bilimsel olarak göz renkleri maviden kahverengiye 15 dereceye ayrılır. AraÅŸtırmacılara göre Kafkasya kökenli yetiÅŸkinlerin yüzde 10-15′inin göz renklerinde sonradan deÄŸiÅŸim görülüyormuÅŸ ama 15 derecelik skalada 3 dereceyi geçmediÄŸi için çok belirgin bir renk farkı oluÅŸmuyormuÅŸ.

İki gözün farklı renklerde olması, kedi ve köpeklerin bazı türlerinde yaygınken insanlarda çok nadir görülür. Genellikle genetik kökenlidir ve görüş kapasitesini etkilemez. Tarihte Büyük İskender’in gözlerinin de farklı renklerde olduÄŸu rivayet edilir. Aynı renkteki gözlerden birinin sonradan farklı renge dönüşmesi ise çok ciddi bir hastalığın belirtisi olabilir.

Çocuğun Kan Grubu

Pazar, 04 Kasım 2007

Kan grubu anne ve babadan ayrı ayrı gelen genler tarafından tayin edildiği için anne ve baba aynı kan grubuna bile sahip olsalar, çocuk farklı gruptan olabilir. Ancak bazı kurallar, olması veya olmaması mümkün olan gruplar vardır. Anne ile babanın kan gruplarının aynısına sahip olmak sadece sıfır grubunda mümkündür. Bunu bir tablo ile açıklayalım ve çocukların hangi gruptan olabileceklerine bir bakalım.

Alyuvarların yüzeylerinde bulunan proteinlerin mevcut olup olmadığına göre yapılan gruplandırmaya Rh gruplandırması veya faktörü denilir. Alyuvarlarında protein olanlar Rh+ (pozitif), olmayanlar da Rh- (negatif) olarak gruplandırırlar.

‘Rh’ uyumsuzluÄŸu çeÅŸitli karışıklıklara yol açar. Özellikle çocuÄŸun doÄŸumunda çok önemlidir. Birinci bebekte sorun yaratmayan bu uyuÅŸmazlık, ikinci bebekte kanı deÄŸiÅŸtirilerek çözülüyordu ama günümüz teknolojisinde hamile kalır kalmaz anneye ‘anti-Rh’ enjekte edilerek sorun baÅŸtan çözülüyor.

‘Rh’ harfleri ‘Rhesus’ isminden türetilmiÅŸtir. Bu isim sanıldığı gibi, bu tür kan gruplandırmasını yapan kiÅŸinin ismi deÄŸildir. Güney ve güneydoÄŸu Asya’da yaÅŸayan ve kan gruplandırması deneylerinde kullanılan Rhesus maymununun isminden alınmıştır.

Gözyaşı Ve Ağlama

Pazar, 04 Kasım 2007

İnsanın gözüne bir toz taneciği kaçınca veya esnerken, kahkahayla gülerken yahut da nezle olunduğu zaman, gözler, su gibi bir sıvıyla yaşarın işte bu gözyaşıdır. Dertlendiğimiz zaman döktüğümüz yaşlar da bunlardır.

Tuz Tadı

Gözyaşı sürekli olarak, göz çukurunun dış köşesinde, göz kapaklarının altında bulunan ve gözyaşı bezleri adı verilen küçük bezler tarafından salgılanır. Kanallar bu salgıyı göze döker ve orada konjonktiva’yı (gözü ve göz kapağının içini örten incecik zar) hep nemli tutar. Bu zar kuruyacak olursa, saydamlığı da gider.

Niçin Gözyaşı?

Bol gözyaşı salgılanmasına yol açan nedenlerin bazıları maddeyle ilgilidir (göze toz kaçması); bazıları göz yuvarlağının bir hastalığına bağlıdır (konjonktivit, sert tabakanın zedelenmesi) veya göz kapağı iltihaplanmasından ileri gelebilir. Bütün bu durumlarda gözlerin yaşarması, tepkiye bağlıdır (refleks); yani ne kışkırtılması, ne durdurulması mümkündür.

Rahatlatmak ve Yatıştırmak

Heyecanlar, acı, keder veya sevinç de gözleri yaşartabilir ve o zaman bu yaşlar ancak büyük bir irade gücüyle önlenebilir. Herkes ağlar ama erişkinlere oranla daha duyarlı olan çocuklar, üzüntüden olsun, hiddetten olsun, daha sık ağlarlar. Bebeklere gelince, konuşmayı beceremediklerinden, onlar için ağlamak, hoşlanmadıkları şeyi belli edebilecek tek çaredir.

Ağlamak, acısını göstermenin bir yolu olduğu gibi, aynı zamanda da, insanı rahatlatan, vücudu gevşeten ve kısa zamanda yatıştıran bir fizik olayıdır.

Ağlayıcı Kadınlar

İlkçaÄŸ’da, Asya’da, Yunanistan ve Roma’da, cenaze başında veya gömülme törenlerinde aÄŸlamayı meslek edinmiÅŸ kadınlar vardı. Sözde derin acı duyuyormuÅŸ gibi yaparak, elleriyle üstlerini baÅŸlarını yırtarak bu aÄŸlayıcılar bir ağızdan, yas ilâhileri söylerlerdi. Bazı Akdeniz ülkelerinde (Güney İtalya, Yunanistan, Korsika), bugün de aÄŸlayıcı kadınlar vardır.

Kan Gruplarının Farklılığı

Pazar, 04 Kasım 2007

Vücudumuzda yaşantımız boyunca hiç durmadan çalışan bir kasımız vardır. Yani tek bir kastan oluşan kalbimiz. Kalbimiz nefes ile alınan oksijeni akciğerlerimizde alan kanı vücudumuzun her noktasına pompalar. Bir dakikalık sürede ciğerlerin aldığı hava ile kalbin pompaladığı kan aynı hacimde, yaklaşık 6 litredir. Gerilim halinde ciğerlerin alıp verdiği hava, kalbin kan kapasitesini aşar. Peki nasıl oluyor da bu kan insandan insana farklı oluyor ve hatta birbirleri ile hiç uyuşmuyor?

İnsanların kan grupları doÄŸmalarından önce genetik olarak saptanmıştır. Kanımızda yabancı maddeleri, mikropları tespit edip bunlarla savaÅŸan hücrelerimiz, yani kırmızı kan hücreleri, bir diÄŸer deyiÅŸle alyuvarlar vardır. Bu alyuvarlar sadece 120 gün yaÅŸarlar. Bu nedenle vücudumuzda devamlı alyuvar üretilir. Ortalama bir yaÅŸam süresi boyunca, insan vücudunda yarım tondan fazla alyuvar üretilir. Bu alyuvarların yüzeylerinde ‘antigen’ denilen proteinler ve lipidler vardır. İşte bu antigenlerin varlığı veya yokluÄŸu kan gruplarını tayin eder.

Aslında bilinen 300 kan grubu vardır ama AB 0 adı verilen en yaygın gruplama sistemi, ebeveynlerden miras alınan A ve B adı verilen iki antigenin varlığı veya yokluÄŸu üzerine kurulmuÅŸtur. Bu sistemi ilk olarak 1902 yılında Avusturya kökenli ABD’li bilimci Kari Landsteiner ortaya çıkarmıştır.

Bu gruplamada kanlar A, B, AB ve 0 (sıfır) olmak üzere dörde ayrılırlar. İnsanın dışındaki hayvanların da farklı kan grupları vardır. Örneğin, domuzlarda 16, ineklerde 12, köpeklerde 7, kedilerde ise 2 farklı kan gurubu tespit edilmiştir.

Bu gruplamada bazıları birbirleri ile uyumlu olabilir ve diğer gruptan kan alabilir veya verebilir. Uyumsuz gruplarda ise karşı tarafın savunmacı antigenleri gelenleri dost bilmeyip savaş açarak kanda pıhtılaşmaya, böbrek rahatsızlıklarına hatta ölüme sebep olabilirler. Şimdi kim kimden kan alabilir, kim kime kan verebilir ona bakalım.

Kan grubu => Kanın alınabileceği grup => Kanın verilebileceği grup

A => A, 0 => A, AB

B => B, 0 => B, AB

AB => A, B, AB, 0 => AB

0 => 0 => A, B, AB, 0

Görüldüğü gibi AB grubu herkesten kan alabilmekte, 0 grubu ise herkese kan verebilmektedir. Savaş gibi kan ihtiyacının yoğun, test zamanının az olduğu zamanlarda, kan bankasında mümkün olduğu kadar çok sıfır grubu kan depolanır.

Parmaklarımız Niçin Çıtlar?

Pazar, 04 Kasım 2007

Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.

En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin parmaklarımızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur.

Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte kulağımıza gelenler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini arttırır.

Şüphesiz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır. Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekerseniz, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 artırır.

Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içersinde tekrar oluşması biraz zaman alır.

Tüm bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de bu kadar küçük gaz miktarının bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hala anlaşılmış değildir. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Evet geldik en çok merak edilen soruya! Parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zararlı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel çalışma sonucu vardır. Bir görüşe göre parmak çıtlatmanın eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur. Diğer bir görüşe göre ise sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü azalmaktadır.

Damarlarımız Neden Mavi

Pazar, 04 Kasım 2007

Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve çevrim böyle devam eder.

Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.

Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.

Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.

Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.

Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarımızı pek göremezsiniz.

Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabii ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan rengine dönüşür.

Banyoda Elin Buruşması

Pazar, 04 Kasım 2007

Bütün vücudumuz, bir kısmı gözle görülebilen, büyük bir kısmı da ancak dikkatli bakınca fark edilen kıl ve tüylerle kaplıdır. Bu tüy ve kılların dibinde ’sebum’ adı verilen yaÄŸ bezleri vardır. Bunların çıkardığı yaÄŸ, su geçirmez keratin bir tabaka oluÅŸturur ve suyun derimizden içeri girmesini önleyerek derimizi yumuÅŸak tutar.

Belki de en çok kullanılan yerler olmaları nedeni ile vücudumuzda sadece parmak uçlarımız ve tabanlarımızda kıl veya tüy yoktur. Dolayısı ile koruyucu keratin tabaka da yoktur. Ayrıca parmaklarımızın uçları ve ayaklarımızın tabanları kalın bir deri tabakası ile kaplanmıştır.

Parmaklarımızın uçları ve tabanlarımız suyun altında belli bir süre kalıp iyice ıslanırsa, osmos denilen daha sulu bir maddenin daha koyu bir maddenin içine girişi sonucunda derimizin altına su girer ve bu su burada kendine yer bulmak ister. Ancak buradaki kalın derimizin genleşerek bu suya ayırabileceği fazla yeri olmadığı için, aynen yazın çok sıcak havalarda yollardaki asfaltlarda olduğu gibi eğilir, bükülür yani büzüşür.

Vücudun Isı Ayarlaması

Pazar, 04 Kasım 2007

Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?

Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı da ‘hipotalamus’. Ayrıca derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her santimetrekaresinde 400 ince kanal var.

Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır. Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.

Gözle görülen ve görülmeyen olmak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde soğuması sağlanmış olur.

Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terlerken, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi göstermez, hallerinden memnun otururlar. Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba?

Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır.

Terleme ve dolaşım sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat hissederler.

Nasıl Koku Alırız?

Pazar, 04 Kasım 2007

Duyu organlarımız bize dış dünya ile ilgili bilgileri aktarırlar. Bu bilgilerin yüzde 80′ini gözlerimizle, yüzde 1′ini ise burnumuzla alırız. Ancak nezle veya grip olup burnumuz tıkandığında, koku alamayınca, yediÄŸimiz yemeklerin tadını bile alamayız, dünyadan aldığımız zevk azalır. EÄŸer burnunuzu parmaklarınızla iki yandan sıkarsanız, bir dilim çiÄŸ patates mi yoksa elma mı yediÄŸinizi söylemekte bile güçlük çekersiniz.

Koku duyumuz anlaşılması en güç olan duyumuzdur. Bellek ve duygularımızla çok ilgilidir. Bir toprak yolda yürürken yağmur kokusu aldığımızda, birden bir çocukluk anımız canlanabilir.

Peki bir koku duyduğumuz zaman ne oluyor? Bu kokuyu diğerlerinin arasından nasıl tanıyoruz? Beynimiz bu farklı uyarıları nasıl algılıyor? Bir kokunun oranı, bir litre havanın içinde bir miligramın milyonda birinden bile küçük olsa onu nasıl ayırt edebiliyor?

Aslında tek bir koklama ile hemen hemen yeterli algılamayı sağlarız. Normal bir insan dakikada 30 litre havayı içine çekip koklayabilir. Ancak belli bir zaman sonra algılama süratle azalır, yani bir kokunun içinde uzun zaman kalırsak artık onu duymamaya başlarız. Kokunun hangi yönden geldiğini ise burun deliklerimize gelişi arasındaki anlık farktan anlarız.

Koku alma kapasitemiz şüphesiz koku kaynağının gücüne de bağlıdır. Havanın bir litresinde 5,83 miligram eter olunca kokuyu ancak hissederiz de 0,000.000.4 miligram sarımsak kokusu bile hemen hissedilebilir. En güçlü koku çürük yumurta kokusudur. Bu kokunun molekülleri havada 100 bin molekül içinde bir tane dahi olsa burnumuz tarafından hemen algılanır. Bir kokunun artıp azaldığını hissedebilmek için, onun hava içindeki oranının en az yüzde 30 değişmesi gerekir.

İnsanlar gün başlarken daha iyi koku alırlarken kahvaltıdan sonra koku hissi azalır. İlkbahar ve yazın ise kışa göre daha kuvvetlidir. Koku alma duyusunu sıcaklık, aç veya tok olma ve alınan ilaçlar da büyük ölçüde etkiler. Kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırlar. Bu duyu 60 yaşından sonra azalmaya başlar. Koku alma duyusu eğitimle arttırılabilir.

Burnumuzun boşlukları içinde, her biri birer metal para büyüklüğünde iki koklama mukozası vardır. Buralarda milyonlarca algılama hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerinin tüylü uçları, nefes aldığımız zaman havada bulunan koku veren molekülleri yakalarlar. Aldıkları bilgileri beyin kökündeki koklama soğanına iletirler.

Görüldüğü gibi koklama mekanizması biliniyor da sistem nasıl çalışıyor tam belli değil. Bir görüşe göre her koku molekülü kendine özgü bir frekansta titreşim yapıyor ve burnumuzdaki koku sinirleri bu özel titreşimleri algılıyor. Bu durumda koku seste olduğu gibi dalgalar halinde yayıldığından sinir hücreleri ile moleküller arasında doğrudan bir temas olması da gerekmiyor.

Bir başka görüş ise kokuyu renklere benzetiyor. Nasıl bütün renkler aslında temel renklerden oluşuyorsa, bir kaç kokunun, bütün diğer kokuların temelini oluşturduğu ileri sürülüyor.

Bazı bilim insanları ise her bir kokunun kendisinin başlı başına ayrı bir koku olduğunu, her koku için hücrelerin özel olarak ayrı ayrı görev yaptıklarını, beynin uyarının hangi hücreden geldiğine bakarak karar verdiğini düşünüyorlar. Bunun ispatlanması için her bir sinir hücresinin ayrı bir koku ile uyarılıp test edilmesi gerekir ki bu da imkansızdır.

Görüldüğü gibi burnumuz ve koku alma hissimizin sırları tam çözülebilmiş değil. Kokulan burnumuz gibi olağanüstü bir hassasiyetle ve bir saniyeden çok az bir zamanda algılayıp, ayırt edebilecek bir makineyi günümüzün gelişmiş teknolojisi bırakın yapmayı tasarlayamamaktadır bile.